MENU

Ermeniler patriklerini neden seçemiyor?

Gergerlioğlu: 49’a 51’den alternatif çıkar

11 Nisan 2017 Yeni Asya Genel Yayın Yönetmeni Güleçyüz: Özgürlükler başörtüsünden ibaret değil için yorumlar kapalı Okunma: 1623

Yeni Asya Genel Yayın Yönetmeni Güleçyüz: Özgürlükler başörtüsünden ibaret değil

Yeni Asya yalnızca muhafazakar camianın değil Türk basınının da yayınına devam eden en eski gazetelerinden biri. 1970 yılından beri yayın hayatında olan gazete 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde bir çok defa kapatıldı. Yeni Asya, Said-i Nursi’nin görüşlerini benimseyen Nurcu akımlar içinde öne çıkan gruplardan biri. Liderliğini Mehmet Kutlular’ın yaptığı grup kuruluşundan itibaren Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi ve onların devamı niteliğindeki Demokrat Parti’ye destek verdi. Geçmişte Gülen hareketi ile de çeşitli tartışmaları olan cemaatin yayın organı Yeni Asya’da çalışan gazetecilerden Nur Ener FETÖ üyeliği iddiası ile tutuklandı. Referandum’da tavrını “Hayır” olarak açıklayan Yeni Asya’nın Genel Yayın Yönetmeni Kazım Güleçyüz ile referandum sürecini ve düzenlemedeki hangi noktalara itiraz ettiklerini konuştuk.

Sizin yeni anayasa taslağına ilişkin yaklaşımınıza baktığımda özellikle Said-i Nursi üzerinden II. Meşrutiyet dönemindeki tartışmalara atıf yaptığınızı görüyorum. Muhafazakar camiada Abdülhamit dönemi daha yüceltilir. Meşrutiyet ve parlamento tartışmaları ise parçalanmaya giden yol gibi görülür. Oysa yalnızca Jöntürkler yada ittihatçılar değil, bugün İslami camianın sahiplendiği bir çok isim bu tartışmanın içinde… Siz referandumu tartışırken o günkü tartışmaları bugüne bağlıyorsunuz. Buradan başlayalım. Nedir o günkü tartışmanın bugüne yansıyan tarafı?

Osmanlı’nın son döneminde yaşanan I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet olayları var. Abdülhamit’in tahta geçtiği dönemden itibaren bir tartışma var. Bunlar anayasa hukukçuları, siyaset bilimcileri açısından incelenen tarihimizdeki ilginç sayfalardandır. Türkiye’nin demokratikleşme serüveni aslında oralardan başlıyor. Daha önce Padişah ve onun Meşveret meclisi var. Ama yeni dönemde artık bu sistemle gidilemiyor.

‘DEMOKRASİNİN TEMEL KAVRAMLARI İSLAM’DA MEVCUT’

O dönemin bütün aydınları aslında bir çıkış yolu arıyorlar. Çünkü imparatorluğun geldiği noktayı görüyorlar…

Evet. Abdülhamit I. Meşrutiyeti ve Kanun-i Esasiyi kabul ettikten çok kısa bir süre sonra kendi değerlendirmesine göre ‘ bu meclis Osmanlı’nın parçalanma sürecini hızlandıracak’ gerekçesiyle meclisi dağıtıyor. Ama daha sonra bu konu Jön Türklerin muhalefetinin, o dönemin aydınlarının ısrarlı takipleri, subayların karşı çıkışı ile tekrar gündeme geliyor. Ve Abdülhamit iktidarının son döneminde, Meşrutiyeti tekrar ilan ediyor, meclisi açıyor. O dönemdeki en hararetli tartışma konusu Meşrutiyetin yapısı. Said-i Nursi, İstanbul’a yeni gelmiş, bu tartışmalara o da müdahil oluyor. Gazetelerde makaleler yazıyor; Meşrutiyet’in Kuran’ın meşveretle ilgili ayetlerinin tecellisi olduğunu söylüyor. Meclis ve Meşveret kavramlarını savunuyor. Meşrutiyetin üçayak üzerine oturduğunu söylüyor. Bunlar adalet, meşveret ve kanunda intisar yani kanun hakimiyeti. Hürriyeti çok vurguluyor. Bu yeni kavramları İslami referanslarla, Kuran’dan ayetler, hadisler, asrısaadet uygulamalarından örnekler göstererek sahip çıkıyor. O dönemin klasik ulemasından farklı bir duruş bu. Onlar başımızda halife olacak biz ona biat edeceğiz anlayışındalar. Ama Said-i Nursi “eski hal muhal” yani eski hal imkansız, “ya yeni hal ya ilmihal” diyor. Cumhurbaşkanı bu lafı kullandı ama başkanlık sistemi için kullandı. Said-i Nursi’nin kullandığı bağlam çok farklı. Said-i Nursi sırf padişaha dayalı sistemle bu iş gitmez, meclis olacak, meşveretle işler yürüyecek ve kamuoyu öne çıkacak diyor. Ortak akıl öne çıkacak. Bu kavramları biz bugüne taşıdık. Gördüyseniz “Neden Hayır” broşürümüzde de bunlar var. Biz İslam’la demokrasinin çelişmediğini tam tersine demokrasinin temel kavramlarının İslam’da mevcut olduğunu söyledik.

sadik1

Aslında 1920’lerdeki 1. Meclis 2. Meclis tartışmaları da bu tartışmanın bir devamı. Mehmet Akif Ersoy’un da karşı çıkışı bu noktada. Mehmet Akif Meşrutiyet’te de aynı tavrı alıyor. Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasındaki Meclis’te de tek adamlık üzerinden bir tartışma var…

Zaten 1. Meclis Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihinin en demokratik meclisi. Çok farklı düşünceler dünya görüşleri bir arada var. Ve milli mücadeleyi zaferle sonuçlandıran meclis de o. Ama daha sonra bütün muhalifler tasfiye ediliyor. Ve Türkiye, cumhuriyet adı altında tek parti rejimine evriliyor.

‘ŞAHIS ZAMANI ARTIK KAPANMIŞTIR’

O dönemde muhafazakâr aydınların yaptığı muhalefet, Kazım Karabekir’lerin muhalefeti falan, daha sonra gericilik ve padişahlık özlemi gibi yansıtılıyor ama orada aslında daha demokratik bir duruş var. Bugünse siyasi iktidar o yıllara atıfta bulunuyor. ‘Mustafa Kemal de parti lideriydi’ şeklinde bir olumlama ile bir yer değiştirme var…

Biz ona sık sık dikkat çekiyoruz. Cumhurbaşkanı dün de İzmir’de benzer bir şeyi tekrar söyledi. Biz zaten buradan itiraz ediyoruz. 2017 Türkiye’sinin referandumu otuzlu yılların tek şeflik uygulamasının oylanması olamaz. Said-i Nursi’nin çok ilginç ifadeleri var. ‘Riyaseti şahsiyenin katiyen aleyhindeyim’ yani şahsa dayalı bir başkanlığın tamamen karşısındayım diyor. ‘Şahsı müteakim değil, meşveretin ruhu olan efkar-ı amme,’ kamuoyu hakimdir diyor. Bunlar o dönem için çok önemli kavramlar. Bugünün gündemine de tam denk düşen mesajlar. Şahıs zamanı artık kapanmıştır, asrı manevi cemaat zamanıdır diyerek bir çok yerde bunu defalarca vurguluyor. Said-Nursi’nin yaklaşımı bu; biz de onu ön plana çıkartıyoruz.

Geçmişte Medine Vesikası üzerinden bir tartışma vardı. Ama bu yaklaşım onun da ötesine geçen ondan da ileri bir şey. Medine Vesikası biraz farklılıklar ile nasıl bir arada yaşarız şeklinde bir tartışma. Bu ise bir sistem öneriyor.

Onu da kapsıyor. Ama daha geniş bir yaklaşım.

‘ÖZGÜRLÜKLER BAŞÖRTÜSÜNDEN İBARET DEĞİL’

Siz Anayasa meselesini ilkesel bir tarzda tartışıyorsunuz. Bugün sizin dışınızda İslami cemaatler bu şekilde meseleyi tartışmıyor. Acaba burada AK Parti iktidarı ile birlikte elde edilen kazanımların kaybedileceği korkusu mu var.

O da mümkün. Özellikle 28 Şubat sürecinde yapılanlar o kesimde çok ciddi travmalar yarattı. Ondan hala çıkılabilmiş değil. O psikoloji hala etkili. Ama biz diyoruz ki, evet başörtüsü yasağı bir haksızlıktı. Zulüm yapıldı. Şimdi o zulüm ortadan kalktı. Ama özgürlükler sadece başörtüsünden ibaret değil. Bizim gibi düşünmeyen insanlar da özgürlüklerden istifade etmeli. Burada onlardan ayrılıyoruz. Sadece benim sıkıntımı gider ondan sonrası bizi ilgilendirmez anlayışı bizim kabul edebileceğimiz bir anlayış değil.

Tabi yeni sistemde yalnızca siyasal iktidar ya da mütedeyyin insanların dışındaki kesimler zorluk çekecek gibi bir yaklaşım da doğru değil. Sonuçta merkezi güçlü bir iktidar kendisinden farklı düşünen herkese müdahale edebilir. Farklılık denilen olgu mutlaka laik ya da seküler kesimleri kapsayan bir şey değil. Gülen cemaati de muhafazakar dünyanın içindeydi. Ama yaşananlar ortada…

Gülen cemaatinin başına gelenler söylediğiniz yaklaşımın tam oturduğu bir örnek oluyor. Onlar da dindardı. Hani cemaatin üç kesimi, ibadet, ticaret, ihanet deniyor. Ama mağdur olanlar o ibadet kısmında olanlardı. İşten atıldılar, devletten çıkarıldılar vs. Yani dindar insanların, dindarlar eliyle baskıya maruz kalabileceğinin çok yakıcı örneklerini yaşadık.

‘BU SAĞLIKSIZ BİR İLİŞKİ’

Cemaatler Cumhuriyet’le birlikte farklı bir yapıya büründü. Başlangıçta bir mesafe vardı. Daha sonra siyasi iktidarlara verdikleri destek oranında kazanımlar elde etmeye çalıştılar. Bu yaklaşımla CHP’ye destek veren cemaatleri de gördük. Daha çok belki sağ partilere destek verdiler. Ama onlarla olan ilişkiler bile belli bir mesafedeydi. İlk defa AK Parti iktidarının yanında ve büyük oranda arkasında durdular. Aynı soruyu bir kez daha sorsam: Bu elde edilen kazanımları yitirme korkusundan mı?

Bu ilişki sağlıksız bir ilişki. Cemaatlerin bir siyasi parti ile bu kadar kendilerini bütünleştirmeleri kendilerine zarar veriyor. Kendi varlıklarını tartışılır hale getiriyor. Yine Gülen hareketi üzerinden örnek verecek olursak işler bu noktaya gelmezden evvel, iktidarla en çok iç içe olan gruptu. Ama ne hale geldiklerini gördük. Buradan diğer cemaatlerin de çıkarmaları gereken dersler var. Siz kendi bağımsız mesafeli duruşunuz ile var iseniz, bu bir kıymet ifade eder. Aksi takdirde siyasi iktidarların arka bahçesi olursunuz, oy deposu olursunuz. Yani bir takım imkânlar karşılığında bunu yapıyorsanız, hizmetlerinizin de samimiyeti de sorgulanır hale gelir. Tamamen bağımsız olmaları lazım.

sadik2

Sizin Gülen Cemaati ile geçmişten beri bazı tartışmalarınız oldu. Said-i Nursi üzerinden belki onun mirasını sahiplenme noktasında bir tartışmanız vardı…

1974’ten beri ayrıyız. Çok güçlendikleri dönemde kendileri dışındaki herkesi dışlayan bir anlayış içinde oldular. Özellikle üst kademedekiler için söylüyorum. Tabi söylenecek çok şey var ama… Bizden kopan bir hareket aslında, 74 yılına kadar içimizde yer alan bir kişi. Gazetemizde yazıları çıkan hatta o dönem bir kitabını neşrettiğimiz bir isimdi Fethullah Gülen. Sonra yolunu ayırdı. Kendine göre bir yol tutturdu gitti. Ama bizim söyleyegeldiğimiz şudur. Şu anda yaşanan sıkıntılar neyse bunların altında bizim yaptığımız ikazlara kulak verilmemesi yatıyor.

‘DEVLETTE KADROLAŞMA DOĞRU DEĞİL’

Biraz örnekle açar mısınız o dönemdeki eleştirilerinizi.

İki tane örnek vereyim. Bir tanesi devlette kadrolaşma. Bu doğru bir şey değil. Özellikle kritik kurumlarda, askeriyedir, emniyettir, yargıdır. Bir yere gelmek için cemaat mensubiyeti değil, liyakat ve ehliyet esas olmalı. Ama burada o ölçü aşıldı. Tamamen tekelci bir kadrolaşma anlayışı güdüldü. Ve kendileri dışındakileri küçümseyen, dışlayan, bir yaklaşım sergilendi. İkincisi de Risale-i Nur hareketinin en önemli prensiplerinden bir tanesi ‘istina” diye ifade edilen kimseden bir şey istememektir. Bu Kuran’da peygamberlerin özelliği olarak da ifade edilir. Yani ben yaptığım tebliğ karşılığında hiçbir ücret istemem. Cemaat olarak varlık sebebiniz doğruları hakikatleri topluma anlatmak, inançlı nesiller yetiştirmek. Ama bunu finans boyutuyla devletten olsun bir başka yerden olsun, o himmet toplantıları denilen mekanizma ile, o istisna düsturundan uzaklaşıp bir ticarete çevirirseniz, bugün yaşanılan sorunlar karşınıza çıkar. Bu ihlası da kırar. Çünkü bu hizmetlerin Allah için yapılması gerekiyor. O zaman araç amaç haline dönüşüyor. Kuruluş hedeflerinden varoluş hedeflerinden uzaklaşılıyor.

Son dönemde bir muhabiriniz gözaltına alındı. Onun serbest kalması için çaba gösteriyorsunuz. Gözaltına alınma sebebi olarak By Lock mu gösterildi.

Evet By Lock gösterildi. Bir de bir ihbar var. Orada biz bu durumu kurumsal anlamda kendimize yapılmış bir şey olarak görüyoruz. Bu arkadaşımız Erzurum’da okuyan bir gazeteci… Erzurum’da bir öğrenci kulübü kurmuşlar. Beni de davet etmişlerdi. O vesile ile tanıştık. Daha sonra stajını bizde yaptı. Dördüncü sınıfa kadar oradan bize haber yapmaya devam etti. Mezun olur olmaz da bizde çalışmaya başladı. Üç yıldır birlikte çalışıyoruz. Öğrencilik yıllarında iki yıl cemaat evlerinde kalmış. Ayrıca Kredi Yurtlar Kurumu’na başvurmuş oradan cevap alamamış. Biraz da zorunluluktan o evlerde kalmış. İşler bu duruma gelince de cemaat evinden çıkmış ve arkadaşları ile özel bir eve çıkmış. Yani bütün bağlantısı bu.. Bunun yanında beraber kaldığı arkadaşlarından birisi son süreçte itirafçı olmaya zorlanmış. O zorlamalar neticesinde Nur Ener’in ismini vermiş. Bu ihbar mektubu somut delil kabul edilerek tutuklama kararı verildi. Biz buna itiraz ettik. Ayrıca ByLock da çok tartışmalı bir şey… Bir kişinin telefonunda ByLock olması hukuki bir delil midir. Belli bir tarihe kadar herkesin indirebildiği bir program. By Lock varsa bile, bunu ne için kullanmış ne tür mesajların iletişiminde kullanılmış. Birçok insan böyle mağdur oldu. Nur’da onlardan birisi oldu. Nur ifadesinde By Lock’u bir arkadaşının yüklediğini söylemiş. Ama dediğim gibi By Lock’un olması tek başın delil teşkil etmez. Sanırım bu yargının da kendi içinde çok tartıştığı bir konu haline geldi. Bu konuda çok mağduriyet var. Bunlardan biriside bize isabet etti. Biz buna karşı itirazımızı yaptık. İtirazımıza 26. Ağır ceza baktı. Verdiği kararda tahliye talebini ret etti ama 17 Nisan’da mahkeme tutukluluk halini dosya üzerinden değerlendirecek. 29 Nisan’a nikah günü alınan evlilik hazırlığında olan bir arkadaşımız. Kaçması falan söz konusu değil. Tutukluğunun haklı hiçbir gerekçesi yok. Bu durumun en azından 17 Nisan’da değerlendirilmesini bekliyoruz. 3 Mayıs’a da duruşma günü verildi.

‘DENETİM SIFIRLANMIŞ DURUMDA’

Ana hatları ile Yeni anayasa değişikliğinde nelere itiraz ettiğinizi aktarır mısınız?

Başbakan ve Bakanlar Kurulu kaldırılıp yerine yeni sistemde Cumhurbaşkanı kabinesi getirilirken bu kabinenin Meclis ile olan ilişkisi kaldırılacak derecede azaltılıyor. Bunun sonucunda kabine üzerindeki Meclis denetimi tamamen kalkıyor. Mevcut sistemde bir kabinenin göreve başlaması için Meclis’ten güvenoyu alması şart. Bu da kalkıyor. Gensoru vs. gibi denetim sistemleri kalkıyor. Yardımcılardan bahsediliyor, bunların sayısı yetkisi belli değil. Bunlar cumhurbaşkanına karşı sorumlu. Cumhurbaşkanına soru sorulamıyor. Yardımcılarına ve bakanlara sadece yazılı soru sorulabiliyor. Yani denetim fonksiyonu sıfırlanmış durumda. Cumhurbaşkanını meclis seçimlerini hiçbir sebep göstermeden yenileme yani fesih yetkisi verilmiş. Yok diyorlar ama düzenlemede var. Soruşturmanın yolunu açtık diyorlar ama soruşturma açılabilmesi için en az 360 milletvekilinin oyu şart. Yüce divana sevk içinde dört yüz milletvekilinin oyu şart. Bunlar uygulamada gerçekleşmesi çok zor olan şartlar. Bunun yanında bütçe yetkisi sınırlanıyor. Ve cumhurbaşkanının yokluğunda onun atadığı seçilmemiş bir kişi vekâlet edebiliyor. Uzun süreli bir hastalık olursa atanmamış bir yardımcı ülkeyi yönetecek. Mevcut uygulamada biliyorsunuz Meclis Başkanı vekâlet ediyor. Çok geniş yetkiler verilmiş. Üst düzey kamu yöneticilerini atamam, görevlerine son vermek Cumhurbaşkanının yetkisinde. Bu üst düzey yetkililerin tanımı yapılmamış. En tartışmalı konulardan birisi Milli güvenlik yetkilerini belirlemek hakkının verilmesi. Bir çok hukuk ihlali bu gerekçe ile yapılır. Tek başına olağanüstü hal ilan etmek, aylardır olağanüstü hal ile ilan ediliyoruz. Ülkenin kararnameler ile yönetilerek Meclis’in bay pas edilmesi gerçekleşebilir. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nu yeniden yapılandırarak, adalet bakanı ile birlikte altı üyeyi kendi atıyor diğer yedi üyeyi Meclis atıyor. Meclis atıyor ama partili cumhurbaşkanı olduğu için çoğunluk kendi partisinden olduğu için o atamaları da kendisi yapıyor. HSYK bütün hâkim ve savcıları atayan bir kurum. Bu kurum tek adamın müdahalesi ile şekillendirilebiliyor. Bu otuzlu yılların partili cumhurbaşkanının şeflik sisteminin bugüne taşınması anlamına geliyor. Bu yüzden topluma soruyoruz. Tek adamla yönetilmeye razı mısınız?

Oy oranlarına baktığımız zaman bu seçimde sonucu AK Parti seçmeninin belirleyeceğini görüyoruz. AK Parti seçmeni içinde Hayırcı bir kesimin olduğuna ilişkin araştırmalar var. Sizin gözleminiz nedir?

Bizim görebildiğimiz kadarı ile farklı bir tablo var karşımızda. Sokağın nabzı farklı atıyor. Şu anda yoğun iktidarın tek taraflı propagandasına rağmen bütün devlet gücünü kullanan imkânlarına ve Hayır üzerinde uyguladığı baskıya rağmen toplum pek o havada gözükmüyor. Olağanüstü halin olduğu bir korku ortamında referanduma gidiyoruz. Benim gördüğüm en son anketlerde başa baş gibi neticeler gözüküyor. Ama anketlere insanların özgür şekilde yanıt verdiğini zannetmiyorum. Türkiye çok ciddi bir yol ayrımında aslında, insanlarımız 16 Nisan’da tercihlerini umalım ki demokrasiden hukuktan yana yapsın ve Türkiye’yi tek adam rejimine götürecek bir tercihte bulunmasın.

Comments are closed.